Korkular ve Anılar

Hangi anınızın sizi ne zaman ziyaret edeceğini kestirmek oldukça zordur hatta olanaksızdır diyebilirim. Ben de geçenlerde hiç beklemediğim bir anda yıllar önceki, çocukluğum ve gençliğimin unutulmaz anılarına bir koku aracılığıyla gittim. Tuhaf bir heyecan fırtınasına tutuldum. Herkes için mis koku mudur bilemem ama, benim için o mis kokuyu tekrar duymak, hissetmek heyecan vericiydi.


Çarşıda sıradan günlük işlerimi yapıyordum, dışarıda hafif içinizi ürperten soğuk bir hava ve ince ince yağan yağmur, tıpkı çocukluğumdaki kış günlerini andırıyordu.

Girdiğim bir dükkandan çıkar çıkmaz burnuma, eskiden annelerimizin evde her pazar sabahı pide (yağlı) yaptırmak için hazırladığı kıymalı için kokusuna nerdeyse tıpa tıp benzeyen bir koku duydum. O kokuyu duymasaydım acaba Ünye’nin eski Pazar sabahlarını hatırlar mıydım bilemiyorum. Her şey tıpkı eski günlerde ki gibiydi. Bir film sahnesi gibi gözümün önündeydi…

Ankara’da oturan kız kardeşimle, hemen o anda konuşup annemi ve o günlere ilişkili anıları paylaşmak istedim. “Şefkat, şu anda Ünye’de bir kokunun bana verdiği acı tatlı anılarla dolaşıyor ve geçmiş bir pazar sabahını yaşıyorum” dedim. O da bana “Abla keşke bende orada olsaydım” diye yanıt verdi… Ne hissettiğimi, o anda gözlerimin önünden nelerin geçtiğini, ben söylemesem de o anlamıştı tahmin ediyorum, tıpkı benim gibi onunda o sırada gözleri dolmuş, içi bir tuhaf olmuştu.

Annem ve babam sabahları çok erken kalkarlardı. Annem her evde olduğu gibi, pazar sabahları pide içini hazırlar, o koku bütün eve yayılarak bizi uyandırırdı. Kimin fırına gitme sırasıysa o tencereyi alarak fırının yolunu tutardı. Ben her zaman bu işi çok severek yaptığımı hatırlıyorum. Ali ve Mahmut amcaların fırınında yaptırırdık pideyi. Gün Fırını… ben yıllarca Gün Fırını’nın sahiden bizim fırınımız olduğunu sanıyordum, çünkü ne zaman ekmek ya da pandispanya alınacak olsa bana “Git bizim fırından al” diyordu annem. Ali amcayı çoğu zaman fırın penceresinin yanında otururken bulurdum ve beni gördüğün de : “Ayşem Ayşem mor menekşem” diye bir türkü vardı onu söylemeye başlardı. Kendimi ne kadar özel hissederdim anlatamam…

Çocuklukta bile insan kendine verilen değeri, çok iyi anlayabiliyor…

Fırında pide yaptırma sırası oluşurdu, pide içi kapları sıraya dizilir ve sırası gelen pidesini yaptırır alır giderdi., şimdi gülümsemeyle hatırladığım bir şey de, bekleyenlerin, pidesini yaptıranın tepsisinden pide alıp orada keyifle yemeleriydi. Galiba pideleri fazla fazla yaptırmanın bir nedeni de buydu.

Benim sıram gelince fırın ocağının yakınına gider, orada beklemeye başlardım. Sanki ben ocağın başında olursam, pideler daha çabuk pişecekmiş gibi gelirdi, benim tepsimden de eve gidene kadar birkaç pide eksilirdi…

Hem Mahmut amcayı hem de Ali amcayı hep sevgiyle hatırlıyorum ve bizim fırına gitmek oradan bir şeyler almak, bana her zaman bu iki değerli insanı hatırlatıyor.

Evde masa kurulmuş çay demlenmiş beni bekliyor olurlardı. Pideler büyük bir zevkle yenir ve sonra sinemaya gidilirdi. Bütün mahallenin çocukları ablaları ve anneleri hep beraber giderdik. Ünye’de o zamanlar pazar günleri hanımlar matinesi vardı. Çoluk çocuk bir curcuna, ama ne keyif.

Tıpkı benin yaşadığım gibi aniden burnumuza gelen bir koku, göz açıp kapayıncaya kadar aklımıza, yüreğimize, ruhumuza girerek, bizi çok önceleri yaşadığımız günlere gezintiye çıkarır ve anıların tazelenmesine neden olur…

Oğlum Osman, zaman zaman hikaye yazar, ondan izin almadım ama onun yazdığı ancak basılmamış olan ve aklıma geldikçe beni hep duygulandıran bir öyküsünden burada alıntı yapmak istiyorum.

‘Sabahın erken saatlerinde otobüsten indim ve Ünye’ye geldim. Evin kapısını açtığımda burnuma etli yaprak sarması yemeği kokusu geldi. Nenemi mi hatırladım yoksa nenemim yaptığı yaprak sarmasını bilemiyorum’. Belki de her ikisini, içime tanımlaması kolay olmayan bir duygu saplandı. Bu kayıplarımıza duyduğumuz hüzündü sanırım…

Yukarıda sözünü ettiğim olaydan sonra acaba beni en çok hangi kokular Ünye’de geçirdiğim eski günlere götürüyor diye düşündüm.

Aklıma ilk gelen kokulardan biri yine annemim her sabah kavurduğu mis gibi kahve kokusu oldu (Cinbaşlar’dan alınmış). Annem o gün kullanılacak kahveyi her sabah taze taze kavururdu. İnanamazsınız bütün bahçeyi nasıl bir kahve kokusu sarar ve sanki tüm mahalleyi sabah kahvesini içmeye davet ederdi. Ancak bu mis gibi kavrulan kahvenin bir de çekilme işlemi vardı. . Evde boy boy kahve değirmenleri vardı ( onlardan biri şimdi benim evimde). Ben ne yapar eder küçük boy değirmeni alır, hızlı hızlı çeker, bu işten en kısa zamanda kurtulmak isterdim, bahçede oynamak o yaşlarda kahve çekmekten daha önce geliyordu.

Diğer bir koku ise odun kokusu. Babam, daha önce de bir yazımda söz etmiştim, sabah sobalarını büyük bir keyifle yakardı, sobadan çıkan odun kokusu evin sıcaklığını, mutluluğunu ve keyfini etrafa yayardı. Eğer bir de sobanın üstüne elma kabukları konmuşsa her ikisinin kokusu birleşerek, müthiş bir parfümün kokusunun nazlı nazlı etrafa yayılışı gibi her tarafı tutardı.

Kokular, anıların çağırılması adına güvenilir bir kaynak. Eğer vakitsiz bir manolya kokusu almışsanız yada nergis kokusu, bilin o koku sizi bir yerlere… kendinize… götürmek için davetiye çıkarıyor demektir.

Küçücük bir kurabiyeden yayılan kokunun ortaya çıkardığı anılar zinciri bugün tüm disiplinlerde ‘Proust hafızası’ (Proustian memory) olarak bilinir. Bu kavram, bizlerin, koku alma duyumuzla, çevremizi, insanları, anılarımızı anımsayışımızı ve zamanı algılayışımızı tanımlamaktadır, biz bu kavramı bir kurabiyenin kokusu sayesinde anladık. Bilim adamları; insan hayatında kokuların belleğe yerleştiği dönemin 0-20 yaş arasındaki dönem olduğunu söylüyorlar. Bu dönemde kokular belleğimize yerleşiyor ve bir daha asla unutulmuyor ve değişmiyormuş.

Ben galiba Ünye’den anılarıma aldım tüm kokuları, örneğin denizin kokusu, yağmurdan sonra toprağın kokusu, baharda açan pembe reçellik güllerin, elma ve armut ağaçlarının çiçeklerinin kokusu…

Bu kokuların anılarından oluşan “benim yaşamım, kimliğim”

Comments for this post are closed.