Koca Bir Ülkenin Kendini Arayan İnsanları

Kendimi bildim bileli meraklı biriyimdir. Çocukluğumda da öyleydim. Okula başladığım günü hiç unutmuyorum. İki tarafımdan sarkan örgülü saçlarıma beyaz kurdeleler bağlamıştı annem. Siyah parlak önlüğüm, beyaz yakam ve siyah rugan ayakkabılarımla sanki o gün dünyanın kapısını çalıyordum;
Tık tık tık… Ben geldim dünya, ben geldim… Neyin varsa hepsini aç, göster bana. Biliyorum, çok güzelsin ve çok güzel şeyler göstereceksin bana. Ama acele et, çünkü ben hepsini de bir an önce görmek, bilmek, öğrenmek, koklamak ve hissetmek istiyorum.

Sonra o örgülerim kesildi, hala saklıyorum onları. Her şey gibi örgülerim de şimdiki saçlarıma hiç benzemiyorlar. Onlar çok canlı ve parlak. Zaman boldu o zaman, mekanlar ferahtı. Dünle bu gün bu kadar farklı değildi. İnsanlar, eşyalar, binalar ve doğa yerli yerinde duruyor, çark ağır ağır dönüyordu. Telaş ve acele yoktu. Kış bir türlü bitmiyor, kar aylarca yerden kalkmıyor, bahar yavaş yavaş geliyordu. Hepimiz aynı şarkıları dinliyor, aynı sanatçıları seviyor, hükumet üyelerinin isimlerini ezbere biliyorduk.

Arkadaşlar, öğretmenler ve kitaplarla tanıştım okulda. Önce okumayı öğrendim, sonra da okunmaya değer her şeyi okumayı. Tarih, coğrafya, matematik, daha sonra fizik, kimya, edebiyat öğrendim. Annem kitapları zor alırdı elimden, “gözlerin bozulacak, yeter artık” diye. Haklıymış annem dedim, okumaktan bozuldu gözlerim. Genetik diye bir şey olduğunu, hiç okumasam da annemdeki astigmatın doğrudan bana geçtiğini çok sonra anlayabildim.

Tarih derslerinde önce Atatürk’ü tanıdım. 10 Kasımlar da onun arkasından şiirler okurken ağladım. Çok sevdim onu. Sonra Osmanlı Devletini, onun yaptığı savaşları, imzaladığı antlaşmaları satır satır ezberledim. Övündüm tarihimizle, geçmişimizle. O zamanlar bize düşman olan ülkelere ben de düşman oldum. İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağı okurken inanamadım olanlara. Din dersinde okuduklarımızla birbirini tutmadılar hiç. Adem’le Havva’yı bulamadım oralarda. Hele fizik, kimya, biyoloji dersleri iyice karıştırdı kafamı.

Babaannemin anlattıklarıyla din dersi hocamızın anlattıkları bile birbirini tutmuyordu. Cinlerden, perilerden, ölülerden korktum. Soru sormamayı becerebilsem, belki de her şey daha kolay olacaktı ama beceremiyordum. İlla her şeyin nedenini, niçinini öğrenmek isteyince işler iyice karışıyordu. Esas karışıklık işin aslını Kur’an’dan okumaya kalkınca oldu. Ya bazı şeyleri temelli reddedip, her şeye diğer arkadaşlarım gibi isyan edecek veya soru sormadan, merak etmeden boyun eğip sadece benden bekleneni yapacaktım. İkisi de işime gelmedi.

Bu arada ingilizce öğrendim, öğretmenlerimiz İngiliz olduğu için bizden farklı bir milletin insanlarını tanımak beni şaşırttı. Oysa ben bütün dünyadaki insanların bizim gibi olduğunu sanıyordum. Ama onlar bizden farklı giyiniyor, olaylara bizden farklı yaklaşıyor ve farklı düşünüyorlardı. İşlerini ve biz çocukları çok ciddiye alıyor, her zaman mis gibi kokuyor ve bize güveniyorlardı. Onların derslerinde rahatça kopya çekebiliyor, onları kandırabiliyorduk. Acaba biz mi çok akıllıydık yoksa bu milletin insanları mı çok aptaldı, bir türlü anlayamıyorduk. Bizi önemsediklerini biliyor ama bizi sevip sevmediklerine karar veremiyorduk. Sanki onlar düşünüyor, bizse hissediyorduk. Gerçi artık onlarla aynı dili konuşuyor ama aynı duyguları paylaşamıyorduk.

Ünlü bir okulun çalışkan öğrencilerinden biriydim. Gelecekte başarılı olmak istiyordum ama acaba başarı ne demekti? İyi bir insan olmak istiyordum ama iyi insan nasıl olunurdu? Ölünce cehenneme değil cennete gitmek istiyordum ama cennete giden yol nereden geçiyordu?

Tıp Fakültesine girdim. Artık çok iyi bir mesleğim olacağı kesinleşmişti. Yani karada ölüm yoktu bana. Güzel de bir kızdım! Başka ne isteyebilirdim ki? Ama hayatı, okumayı, öğrenmeyi çok sevsem de, evim hep sıcak ve huzurlu olsa da, çevrem mutsuzdu, öfkeliydi. Eşitsizlikten, adaletsizlikten söz ediyordu arkadaşlarım. Sağcılar, solcular diye ikiye ayrılmıştı koca ülke ve gençler arasında ideolojiler kimliğin temel boyutu olarak yaşanmaktaydı. Toplum sanki onu sıkan bir kabuğu çatlatmak, ondan bir an önce kurtulmak ister gibi bir arayışın içine girmişti. Gençler birbirini öldürüyor, tıpkı bu günkü gibi yine analar ağlıyordu. Gerçi akşam olunca huzurlu bir eve geliyordum ama çevremdeki herkes mutsuzdu, hayatından şikayetçiydi, öfkeliydi, huzursuzdu.

Sonra ihtilâllerle tanıştım. Havada gümbür gümbür uçaklar uçar, yollarda tanklar gezer, sabaha karşı radyodan kalın, tok sesli birileri duruma vaziyet ettiklerini söylerdi. Bir süre geceleri sokağa çıkamaz, bazı kitapları saklar veya yakardık o zaman. Bazen başbakanları, bakanları, bazen de yakışıklı delikanlıları asarlardı. Her birinin asılmasını gerektiren önemli nedenler olduğu söyleniyordu. Bebek davası, köpek davası gibi veya yeşil parka giyen birkaç delikanlının aslında komünist olduğunu yazıyordu gazeteler. Kimi bütün bunları bir kurtuluşun habercisi gibi görürken kimi karalar bağlıyor, asıl muhatabına edemediği sitemleri Tanrı’ya yönlendiriyor, biz gençlerin kulakları da kalbi de bu duygusal yükün ağırlığı altında eziliyor, geleceğin “yaşlı gençleri” olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyorduk.

Mitingler oluyordu. Binlerce insan bir alana toplanıyor, elini kolunu sallayarak birileri onlara çeşitli vaatlerde bulunuyorlardı. Arabalar, anahtarlar ve her mahalleye bir milyoner vaad ediyorlardı. Oysa eskiden kimse aniden zengin olmaz, daha iyi yaşayanlara özenip onlar gibi olmaya çalışmazdı. İşte ondan sonra aniden bir çok insan milyoner olmaya başladı ama yine eşitsizlik, yine adaletsizlikten şikayetçiydi insanlar. Üstelik araştırmalar, dünyada gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkeler arasında yer aldığımızı gösteriyordu. Sonra çamaşır makineleri, buz dolapları, televizyonlar, cep telefonları, bilgisayarlar girdi evimize. Daha birine alışmadan ötekiyle tanıştık. Dünün konusu, yarının konusundan çok farklıydı. Bu günse yoktu zaten. Her şey büyük bir hızla akıyordu önümüzden ve biz bir türlü yetişemiyorduk bu hıza. Babaannem asırlar öncesinden geliyordu sanki, annemse geçen asırdan. Bir de köylüler vardı. İnsanla insan olmayan arasında kalmış farklı bir tür. Ama hep birlikte, bir şeyi çok iyi öğrenmiştik. “En büyük PARA, başka büyük yok…”

Şimdi ben de geçen asırdan kaldım. Anneannelerimize, babaannelerimize açın başınızı, şapka giyin demişler, bize de kapatın, türban takın diyorlar. Onlara Avrupalı olun demişler, bize de Müslüman olun diyorlar. İyi ama biz aslında neyiz, kimiz? Ne en başta işaret edildiği gibi Batılı olabildik, ne de bir İslam ülkesi… Okyanusların ortasında yönünü kaybetmiş gemi gibi gezinip duruyoruz. Dalga nereden gelirse oraya atıyor bizi. Bu gün beyaz dediğimize yarın siyah derken, buna kendimiz bile şaşıyoruz.

Geçen gün televizyonda ünlü sanatçımız Tarkan’ın ilk sahneye çıktığı yıllara ait görüntüleri izledim. O da tıpkı ülkemiz gibi ne kadar hızlı değişmiş! O zaman mı daha tatlıymış, şimdi mi bilemedim. Dedim ki, hepimiz kimliğimizi arıyoruz, kaybettiğimiz kimliğimizi.

Akşama kadar çok farklı kesimlerden gelen yepyeni insanlarla tanışıyor, her birini sevgiyle, muhabbetle ve merakla dinliyorum. Ne istiyorlar hayattan acaba diye soruyorum içimden. Ah, bir bilseler ne istediklerini! Hepsi de mutlu olmak istiyor aslında ama nasıl? Yine de parası olmayanlar bu konuda daha şanslı, hiç olmazsa bir gün piyangodan, lotodan veya totodan para çıkarsa diye bir umutları var. Parası olanlarda o da yok…Bir ev, bir arabayla başlıyor hayaller. Onlara sahip olunca mutsuzluklarına başka neden aramaya başlıyor insanlarımız.
Kimi benim gibi ilime, bilime, dine, tasavvufa, mistisizme takıyor kafayı, kimi siyasete, politikaya… Kimi paraya, üne, şana, aşka, kimi evde uçan toza, kapı kolundaki görünmeyen mikroba, bedeninde dolaşan ama bir türlü teşhis edilemeyen hastalığa. Kimi karanlıktan korkuyor, kimi aydınlıktan. Bazısı bir tek kendini beğenmekte buluyor çareyi, bazısı da kendiyle bir türlü barışamadığı için çok kızıyor onu bir türlü benimsemeyen, kabul etmeyen bu dünyaya. Kimi camiden çıkmıyor, elinden tespih düşmüyor, bu dünyadan çoktan kesmiş ümidi, kimine göre ise bütün dünya işini gücünü bırakmış onu konuşuyor, onunla uğraşıyor.

Çareyi ünlü markalarda arayanlar da var. En pahalı çantayı koluna takan, en üstün olduğunu mu sanıyor ne? Eskiden salonlara büyük kütüphaneler kurulur, içine cilt cilt hiç okunmamış kalın kitaplar dizilirdi. İnsanlar bunlarla göstermeye çalışırdı entelektüel seviyelerini. Şimdi okunmayan kitapların yerini ünlü ressamların çirkin resimleri aldı. “Çerçeve değil, resim arıyorum” diyor Ajda Pekkan. Bu evlerdeki resimleri alanlar ise resim değil, imza arıyor. Birbiriyle ilişkisiz, kara kuru resimler süslüyor duvarları. Böylece hep birlikte ev sahibinin ne kadar zengin ve sanata ne kadar meraklı, ne kadar düzeyli insanlar olduğunu anlıyoruz! Tıpkı düzeyli beraberlikler gibi…

İkinci Dünya savaşından sonra Batı Dünyası hep birlikte hastalanmış, sadece bireylerin değil toplumların da hastalanabileceği ilk olarak o zaman kabul görmüş ve “normal” kavramı yeniden gözden geçirilmişti. Gerçi şimdilerde artık “normal” sözcüğü tedavülden kalktı ama bu arada biz de toplum olarak çizginin dışına çıkıverdik. Yıllardır çekilen acılar, yaşanan ıstıraplar, hızla değişen çevre koşulları, yenilikler, değişiklikler ve toplumsal çalkantılara daha fazla dayanamadık. Hep bekledik bu fırtına bir gün diner, dalgalar durulur diye ama olmadı.

Dünya Sağlık Örgütünün kalp hastalıklarından sonra yeryüzünün en yaygın hastalığı olarak tanımladığı “depresyon” hiç fark ettirmeden sızdı içimize. Yıllardır ruhumuzda biriken ve bir türlü istediğimiz gibi dışa vuramadığımız, ifade edemediğimiz öfke, kimilerimizde ağır ağır hedef değiştirdi ve içimizdeki silah bize, kendimize döndü. Dünyadaki yerimizi, yörüngemizi kaybettik. Küsmeyi seven, alıngan bir toplum haline geldik. Hep başkalarını yargıladığımızı zannederken hiç fark etmeden aslında kendimizi yargıladık. Dünyaya küstüğümüzü sandığımız gün, asıl kendimize küstük. Muhtemelen daha küçük yaşlarda sık sık ödüllendirilmediğimizden, olumsuz tepkilere daha aşina olduğumuzdan, bizler de öğrendiğimizi yaptık. Sevgiyi dile getirmenin bir zaaf, bir zayıflık olarak algılanmasından endişe ettik. Böylece giderek hep birlikte kuruduk.

Bir yandan kendimizi, ülkemizi ve geçmişimizi farklı, önemli ve üstün olarak algılamaya çalışırken, bir yandan da çevremizden sürekli bunun doğru olduğunu bize hissettirmelerini bekledik. Çok derinlerde hissettiğimiz değersizlik duygularıyla, şişmiş benliklerimiz iç içe girdi. Televizyon başında dinlediğimiz haberler, bir bebeğin annesinin memesini emer gibi emdi enerjimizi.

Biliyorum, insanlar bir çıkış yolu arıyorlar kendilerine. Onların da benim gibi çok yalnız olduklarını biliyorum. Alacakaranlıkta yolunu kaybetmiş gibiler. “Para ile saadet olmaz” diyen şarkılar vardı bir zamanlar. Gülerdik o zaman. Şimdi buna hala gülebilen milyonlarca şanslı insan var ülkemizde. Paraları yoksa bile hala umutları varsa, mis gibi kokan tarhana çorbalarını, hep birlikte, huzurla içebiliyorsa, ne mutlu onlara

Comments for this post are closed.
Psikoterapi Nedir? - Madalyon Psikiyatri Merkezi

Psikoterapi Nedir?

Psikoterapi nedir? dendiğinde birçok kişinin aklında bir divana uzanıp, çocukluğunuzu anlattığınız ya da terapistin …

Üstün Zeka - Madalyon Psikiyatri Merkezi

Üstün Zeka

Üstün zeka Renzuli’ye göre, zekâ bölümü 130’un üstünde olup, yeni düşünceler oluşturup, bunları yeni …

Şimdiki Çocuklar - Madalyon Psikiyatri Merkezi

Şimdiki Çocuklar

Annemle babam gün almışlar doktordan, kendileri seçmişler dünyaya geleceğim günü, halbuki ben biraz daha kalmak …