Blog

Sarmaşık Güller Dikin Yaşamınıza

“Yıllar ne hızlı geçiyor” ne çok söylenen bir sözdür. Acaba zaman mı hızlı geçiyor yoksa biz mi zamanı hızlı yaşıyoruz? Bir günümüzü düşündüğümüzde aslında ne kadar belli ne zaman nerede olacağımız, ne yapacağımız ve en önemlisi ne kadar hızlı yapacağımız. Nicelik önemli günlük hayatımızda. Hep bir yerlere yetişme çabası, hep bir şeylerin en fazla olanını isteme; en başarılı, en güzel, en yakışıklı, en çok kazanan… “En”ler çoğaltılabilir… Hep bir sonraki adımı planlıyoruz, market arabaları doluyor, tatiller aylar öncesinden planlanıyor, marka ürünlerin indirimleri takip ediliyor.

İş yaşamının belirlenmiş çerçevesi ve hızı içerisinde işimizi ona anlam katmadan yapıyoruz. Zamanla yarışırken, en fazlaların peşinde koşarken en yakınlarımızı bile görmüyor gözlerimiz. Onlarla geçen kısa zamanlarda bile iletişimin içi boş oluyor çoğu zaman. Eşlerin duygu ifadesinden yoksun yüzeysel konuşmaları, geleceğin “en”leri için yapılan planlar… Çocuklarımıza yönelik tutumumuz da benzer biçimde; fiziksel gereksinimlerinin karşılanması yeterli. Okul çağında ise sorulan sadece sınav notları… Duygudan uzak otomatik yaşamlar.

İnsanın kendisine yönelmesi ise çok zor, belki de korkutucu olan bu. İçimizde hissettiğimiz o kocaman boşluğu dolduruyor hızlı ve otomatik yaşama dahil olmak, güvende hissettiriyor belki de… Bu yaşam tarzının ilişkilerimize yansımasına baktığımızda yine daha az sorumluluk gerektiren, daha risksiz gördüğümüz iletişim biçimlerine başvuruyoruz. Teknoloji çağının son modelleri sığınak oluveriyor birden. Ancak bir türlü dolmuyor içimizdeki boşluk. Dokunmadan ve derinden hissedilmeden yaşanan aşklar, arkadaşlıklar, bilgisayar oyunları günümüz robot insanını daha da robotlaştırıyor. Bunu neden yapıyoruz? Kendimize, ruhumuza yönelmek, kendi gerçeklerimizle yüzleşmek çok mu zor acaba?

İlişkilerden söz edince aşka ayrıca eğilmeli belki de? Aşk yüklediğimiz anlama göre ya da dönemsel olarak, bazen coşku dolu ve hayatımızın diğer yanlarını da aydınlatan ama bazen de acı veren, benliğimizi tehdit eden bir duygu… Somutlaştırmak zor olsa da deneyelim. Bir dairenin merkezinde iki daire düşünün. Kesişme noktalarında duygunun ve hazzın paylaşıldığı ama hiçbir zaman birbirlerinin sınırlarını zorlamayan, ayrışıp zaman zaman kesişebilen, birinin diğeri içinde kaybolup gitmediği iki dairenin ahenkli dansı gibidir aşk. Bu coşku dolu duygu, emekle sevgiye dönüşür. “Sen” ve “ben”i yıkmadan “biz” olabiliriz. “Sana ihtiyacım olduğu için değil, sen olduğun için yanındayım” diyebilmek ilk adım belki.

Ayrılık söz konusu olduğunda da boşluk hissi bizi onu hızla doldurmaya itmemeli. Yanlış kararlar tam da böyle zamanlarda verilir… Hızla başlayan ilişkiler hızla tükeniverir. Ayrılık sonrası yaşanan acı ve hüzün, üzeri hemen kapatılması gereken bir yara değildir. Sağlıklı bağlanmayı başarabilmiş kişi bu acıyı süreç içerisinde kendisine izin vererek, kendiyle kalarak aşabilir.  Ancak bu acıyı kendinizi değersizleştirerek yaşarsanız, bu değeri hemen bir öteki ile doldurmaya kalkarsanız yeni yaralara hazır olmanız gerekir. Yaranızın iyileşip kabuk bağlamasına izin verin. İşimizde, ilişkilerimizde “yaşam” denilen bu yolculuğu duvara yaslanmış bir merdiven olarak düşlüyorum. Evet basamaklar var.

İşimizde belirlenmiş hedefler, çizilmiş çerçeveler olsa da ona anlam katabilmek, ilişkileri hızlıca tüketmeden her basamağın keyfini çıkararak yaşamak… “Evet biz varız, ama sen her zaman sensin, ben her zaman benim. Kendimi, seni ve bizim dışımızdakileri sevmeyi biliyorum” diyerek çıkılan basamaklar…

En iyisi merdivenlerinizin başlangıcına sarmaşık güller dikin, belki bu sayede bazen güller, bazen dikenler karşılar sizi ve uyarır basamaklarda… Bu küçük molalarda yaşamın size sunduğu, ama kaçırdığınız güzellikler, görmediğiniz yakınlarınız, çocuklarınız, sıcacık dostlarınız, dokunmadan geçtiğiniz sevgi dolu yüreklerle karşılaşacaksınız.

Comments for this post are closed.