Blog

Keder: Coşkusal Vebanın Ortasında Bir Drina Köprüsü

“İnsan denen memeli hayvanı içindeki doğayı benimseyecek, ondan kaçmaya kalkışmaktan vazgeçecek, bugün her şeyden çok korktuğu doğal yanının tadını çıkaracak duruma getirmeliyiz.” William Reich’ın, insanoğlunu “coşkusal veba” dediği toplu sinir hallerine karşı uyarmasının üzerinden neredeyse yüz yıl geçti. Ünlü doktorun, insanın öz düzenleme işlevlerinin bastırılması sonucunda oluşan ruhsal aksaklığa armağan ettiği bu terimin anlamı günden güne artıyor.

Bedenimiz ve ruhumuz bu sürede sosyal medya, alışveriş, kariyer gibi “ikincil elden” güdülerle beslene beslene bazı “yapay devinim biçimleri” geliştirdi. Uzuvlarımız dahi telefonlara, tabletlere göre şekil değiştiriyor. 1930’lu yıllarda kurulan bu cümlelerin öznesi olan insanın, günümüze kıyasla ne kadar sağlıklı, ne kadar masum kalacağını söylemeye gerek yok herhalde. Doğanın en başarılı taklidi olan sanatla yatıp kalksak da, kitleler halinde sanatoryuma kapansak da, ciğerlerimize yeni yıl umutları çekip dursak da “Dinle Küçük Adam”* diye hırıldıyor veba, “Bu doyumsuzluğunu doğanın derinlerine göm, doruklarına bırak, nehirlerine akıt, ama mutlaka bir şeyler yap.”

Üniversite yıllarımda ilgi duymaya başladığım varoluşçu yaklaşımlar ve onların temel başlıkları olan ölüm, yalnızlık/yalıtılmışlık, otantisite ve anlam konularına yönelik yaptığım okumalarda insanların mutlu olmayı değil, mutsuz olmayı beceremedikleri sonucuna vardığımı hatırlıyorum. Yüzyıllar boyu devam eden savaşlar, kıtlıklar, afetler, katliamlar sonrasında sanayileşmenin göz kırpmasıyla yeterince acı çekmiş olduğumuza ve sadece var olduğumuz için lüks bir mutluluğu hak ettiğimize inandırdılar bizi. Bu hak ediş meselesiyle başladı her şey…

Mutlulukla mutsuzluk bir vadinin iki yakasındaki komşu köylerdi. Durmak, acıyı deneyimlemek, dinlemeye karşılık hareket etmek, söylemek ve ne olursa olsun acıdan kaçmak vardı karşı yakada. Ruhumuzun ancak iki ayrı yakadan toplanılan yemişlerle yapılan yemeklerle beslenebileceğini, bunların birbirinin acısını, ekşisini, tatlısını dengeleyeceğini unuttuk. Keder vardı eskiden. Bu iki yakanın arasına zamanın tortusu gibi çöker, diğer tarafa geçmeye ürkenler için köprü olurdu. Vadinin karşı tarafından bir ağıt yükseldiğinde o köprüye oturup dinleyebilirdik. Mutluluk bekleyebilirdi. Drina köprüsü gibi yıktılar onu. Bir yarım yüzyılda, durmadan hareket eder, anlatır, satın alır, aynı acıları bir şey öğrenmeden yaşar hale geldik. Halbuki tattığımız yavanlığa, çayı şekersiz içmeye alıştığımız süre kadar sabredebilseydik yeni ve daha büyük bir anlamın içinde bulacaktık kendimizi.  İlk dalgada güvenli sulara geri döndük.

Bugünlerde biz nasıl doğa katliamları için göz yaşı döküyorsak, bu anlam katliamı karşısında da doğanın bizim için gözyaşı döktüğünü düşünüyorum. Milyon yıl önce karşılaştığı o dirayetli insanoğlunu hatırlayarak belki de… Belki bir gün o ilk insan geri gelir ve anlam arayışında kaybettiği kederin peşinden yollara düşer diye milyon yıl önce kuşandığı kılıçları saklıyordur derinliklerinde…

Ol ki bu yazı o definenin haritasıdır: 
Son kornanın sesi kesildiğinde, son elektrik ışığı seçilmez olduğunda, adımını son asfalt parçasından dışarı attığında, vücudunda bir uyanışın habercisi olan kıpırdanmalar, gerinmeler, gıdıklanmalar başlar. “Bozula ki düzele” diye çalmaktadır tam tamtamlar. Bu hissettiğin, şehrin senden çaldığı, doğanın iade ettiği duyularındır. Atalarının otlattığı hayvanına sahip çıkmak için icat ettiği, senin esiri olduğun sayılardan ve zamandan bağımsızlaşmanı kutlamaktadır. Sezgilerin, göğsüne seninkinin beş katı büyüklüğünde bir at kalbi nakletmişler gibi şaha kalkarlar. Bu temasta “sen” ve “sen olmayan” arasında yalnızca duyuların vardır. Burnuna yanıltıcı kokular girmez, açlığın sadece midenle beynin arasındadır. Bir kozalağın içindeki fıstık, birkaç böğürtlen alır günahını en çok. İlk lokman ne olursa olsun deniz kenarında saatlerce dalgacı Mahmut oynadıktan sonra yediğin soğumuş köfte kadar lezzetlidir. Yemeğini koklayarak, ısırarak, çiğneyerek kutsamayı öğrenirsin.

Son gücünün metroya yetişmek için attığın depardan ibaret olmadığını, sudaki aksinin aynadakinden çok daha güzel olduğunu gördükçe akort edersin algılarını. Zaten doğanın, geçmişin fantezilerinde boğulmuş, geleceğin kaygılarıyla titreyen nevrotiğe tahammülü yoktur. Bu nedenle doğada çekilmiş bir Woody Allen filmi yoktur. En fazla bir haftada kendini “şimdi ve burada” da bulursun. Kedere en çok yaklaştığın andır bu.

Bir iki gün içinde şehre dönenler bu sarhoşlukta hayatın gizine ulaştıkları yanılgısına kapılırlar. Oysa keder tam da bundan sonrasını göstermek için bekler insanı. Bütün anılarını, bir lokma ekmek gibi çiğneyerek alnına yapıştırmadan önce duyularının iyice keskinleştiğinden emin olmak ister.  İşine kimsenin karışmadığından emin olmak için de dağların doruklarında, nehirlerin derinliklerinde, rüzgarın bile girmekte zorlandığı kuytularda mutlaka ama mutlaka sessizlikte çalışır. Beckett’in deyimiyle, “Her kelime, sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke…” haline gelene kadar da durmaz.

Gün batımında yaktığın ilk ateşe, el ayak çekilince çıkan hayvanlar gibi sokulur anıların. Kederin kızgın demiriyle dağlanmak için boyunlarını uzatırlar. Özellikle pişmanlık ve utanç, en ucuz hazlarla takas ettin diye kurtulduğunu zannettiğin duygulardır. Kederin değdiği yerlerinden bağışıklık kazanırsın, ama bunun için illa hatırlamalısın… Yalnızlığını iliklerine kadar duyumsadığında, Kant’ın mezar taşında yazdığı gibi, üstünde yıldızlı gökler, içinde ahlak yasasıyla baş başasın. Büyümeye en yakın olduğun andır bu…

Geride bıraktığın kişilerin çok azı belleğine nüfuz eden bu yalçın koşullara dayanabilirler. Çamların üzerinden yükselen kederin sadece onların ruhlarını çağırır zaten. Üç günlük tanıdığın, bir ömürlük ağladığın kim varsa ilk gök gürültüsüyle süpürülürler hafızandan. İnsana en yakın olduğun andır bu.

Hayatında bir kez topukların yer elmasına benzeyene kadar yürüdüysen bilirsin. Ayağın topraktan gelen bir masalı vardır. Suyu gövdesine çeken bir ağaç gibi,  kederin damarlarından yukarı tırmanması bundandır. Anılar fasulye gibi kırılmış, kalabalık yapanlar kovalanmıştır, artık kaybettiğine en yakın olduğun andır bu.

Kederini gönderene çekerek bütün bu aşamaları geçtikten sonra, mutluluk tanımın hala aynı duruyorsa toprak sana hayatının anlamını iade edecektir. Cılız ruhunun esintisi olmadan da ilerler o çünkü. Derine ve uzağa… Ne zaman gibi kafa karıştırır, ne de onun gibi dokunulmazdır. Sevdiklerimizi aldığı ise zamanın götürdüklerinin yanında yalandır.

Comments for this post are closed.