Blog

Duygusal Yeme

İnsanın dinamik bir biçimde etkileşen bio-fiziksel, psikolojik, bilişsel ve sosyal alt sistemlerin oluşturduğu bir bütündür. Bu sistemlerden herhangi.. birinde meydana gelen stres, o sistemin iş görememesine yol açar ve diğer sistemler normaldenfazla çalışarak bu eksikliği telafi etmeye çalışırlar. Sevilme ve sayılma gibi temel ihtiyaçları karşılanmayan bir insan ya da bir çocuk stres yaşar. Ve çocuğun içinde büyüdüğü çevre dolayısıyla bilişsel ve sosyal sistemleri bu stresi gidermeye yeterli olmayabilir.

Burada bio-fizyolojik olan sistemin devreye girmesi ve sindirim aracılığıyla çocuğu gevşeterek, diğer sistemlerin eksikliğini telafi etmesi muhtemeldir. Çünkü insanoğlu fizyolojik olarak sindirim ve uyuma esnasında gevşer ve stresten uzaklaşır. Konumuz duygusal yeme olduğu için bu yazıda yemek yiyerek sakinleşmeye ve gevşemeye çalışan kişilerden bahsedeceğiz. Ancak bu gevşemenin bedeli olarak, çocuk gerçekten aç olduğu zamanlar ile duygusal olarak doyurulmak istediği zamanları birbirine karıştırmaya başlayabilir.

Duygusal yeme, öfke, üzüntü, utanç gibi birçok olumsuz duyguyla yemek yiyerek baş etmeye çalışma olarak tanımlanabilir. Geçici olarak verdiği rahatlama hissi nedeniyle birey kaçmaya çalıştığı duygulardan uzaklaştığını hissedebilir. Ancak açlığın hissedilmediği zamanlarda yemek, midenin genişlemesine ve günlük öğünlerde tüketilen kalorilerin artmasına yol açar. Bu da ciddi bir kilo problemini ve bireyin öz saygısını kaybetme riskini doğurur. Yine de duygusal yeme ve şişmanlık arasında bir bağ olması gerekmediğini gösteren çalışmalar da vardır.

Duygusal yemek yeme davranışında, bireylerin günlük olayları yorumlayış biçimi ve geçmişte sevilme / değerli hissetme gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmış veya karşılanmamış olmasının rolü büyüktür . Erickson’ a göre çocuklukta sevilme / değer verilme / onaylanma gibi ihtiyaçların karşılanması sonucunda insan zihni bu yaşantıları daha sonra faydalanılabilecek kaynaklar olarak depolar ve olumsuz yaşam olayları karşısında işlevsel olan çözüm yollarını seçer. Bu gibi duygusal besin kaynaklarından mahrum kalmış kişiler ise olumsuz yaşantılarıyla baş etmek için fazla bir şeyler atıştırmayı seçebilirler. Bu aynı zamanda insanın içindeki duygusal boşluğu doldurmaya yönelik bir çabası olarak yorumlanabilir. Bu konuda yapılmış diğer çalışmalar ise duygusal yemenin öğrenme sonucunda bir alışkanlık haline gelebileceğini göstermektedir

( Breat ve ark., 2007; . London Üniversitesi’nden 68 öğrenci bu konuda bir deneye katılmışlardır. Deneklerden yarısına öğle yemeğinden sonra herhangi bir konuda dört dakikalık bir konuşma hazırlamaları gerekeceğini ve bu konuşmaların videoya çekilip değerlendirileceği söylenmiştir. Diğer yarısına ise öğle yemeğinden sonra bir konferans dinlemeleri gerekeceği söylenmiştir. Çalışmanın sonunda sunum yapması gereken grubun öğle yemeğinde yağ, karbonhidrat ve şeker açısından daha zengin fast-food tarzı ürünler seçtiklerini görmüşlerdir.
Karbonhidratların ve şekerli yiyeceklerin beyine duygu durumunu düzenleyici bir amino asid saldıkları bilinmektedir.
Araştırmacılar bu nedenle sunum yapmak üzere strese giren gençlerin içgüdüsel olarak bu tür besinlere yöneldiklerini düşünmektedirler. Duygusal yemenin daha çok bayanlarda görüldüğü ve kültürler arası farklılıklar gösterdiği söylenmektedir.

Waller ve Matoba ( 1997) araştırmalarında Japonya’da yaşayan Japon kadınları, İngiltere’de yaşayan Japon kadınları ve İngiltere’de yaşayan İngiliz kadınları duygusal yeme açısından incelemişler ve her üç gruba da duygusal yeme ölçeği uygulamışlardır. Sonuçlara bakıldığında her üç grup içinde duygusal yeme konusunda farklılıklar görülmüştür.
İngiltere’de yaşayan İngiliz kadınlar olumsuz olaylar karşısında yemek yemeye en çok başvuran grup olmuştur. İngiltere’de yaşayan Japon kadınlar duygusal olaylar karşısında orta derecede yemek yemeye başvurduklarını bildirmişlerdir. Japonya’da yaşayan Japon kadınların ise duygusal durumlarına yemek yeme alışkanlıklarının değişmediği ortaya çıkmıştır. Yani duygusal yeme, içinde yaşadığımız toplum tarafından da öğretilen bir olgu olarak değerlendirilebilir.

Duygusal yemeyi doğrudan hedef alan psikoterapi çalışmalarında, bedenimize ve duygularımıza dair farkındalığımızı arttırma amaçlı terapi akımları kullanılır. Örneğin Gestalt ilkelerini temel alan bir terapi çalışmasında yediğimiz şeylerin tadını, kokusunu, midemizin ne kadar açlık hissettiğini ve o an eşlik eden duygularımızı ayırt etmeye yönelik bir çok egzersiz mevcuttur.

Bunun yanında Bilişsel Davranışçı Terapi’ler de düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımız arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olmaktadırlar. Duygularının farkına varan, onları gerektiği gibi ifade etmeyi öğrenen bireyler olumsuzluklar karşısında duygularını erteleyip yemek yemeye çalışmak yerine, duygularını sahiplenerek yapıcı çözüm yollarına yönelebilirler.

Kaynaklar: Breat et all, (2007) Are two informants Better than One? European eating disorders review. Vol: 15, p.410–417 Erickson, H. C., Tomlin, E., & Swain, M. A. (1983) Modeling and role-modeling: A theory and paradigm for nursing. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall. Waller, G.& Matoba, M ( 1997) Emotional eating and eating pathology in non-clinical groups,  Emotional Eating, p. 333–340. Timmerman, G. & Acton, C., (2001) The relationship between basic need satisfaction and Emotional Eating, Issues in mental health nursing, 22:691-701 Snoek et all. (2007) Emotional, external, restrained eating and overweight in Dutch adolescents. Scandinavian Journal of Psychology, 48: p. 23-32

Comments for this post are closed.