Blog

DEPRESYON

Depresyon tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Yaygınlığı giderek artmakta olan depresyon, kronikleşme riski, belirgin yeti yitimine neden olması, intihar ile sonuçlanma olasılığı, diğer tıbbi hastalıkların gidişini kötü etkilemesi açısından önem taşımaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre depresyon 2030 yılında dünyanın en yaygın hastalığı haline gelecektir ve dünya genelinde 350 milyon kişinin depresyondan etkilendiği vurgulanmıştır. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada; Türkiye’de 2 milyon 100 bin kişinin depresyon tehdidi altında olduğu, her yüz kişiden 28’inin depresyon geçirdiği bildirilmiştir.

Depresyon Nedir?

Depresyon kişiden kişiye ve kültürden kültüre değişen bir klinik tablo göstermesine rağmen yapılan araştırmalar ile belirlenmiş evrensel bazı belirtiler ile kendini gösterir.

Depresyonun iki temel belirtisi kişinin kendini üzgün ve boşlukta hissetmesi ve eskiden zevk aldığı etkinliklere karşı belirgin ilgi kaybı olmasıdır.

Bunun yanında tabloya bazı fizyolojik belirtiler eşlik eder:

Uyku bozuklukları; uykuya dalma güçlüğü, sık sık uyanma ya da aşırı uyku hali olur.

İştah değişiklikleri; iştahta azalma ya da bazen artma şeklinde olabilir. İştah değişiklikleri belirgin olduğunda belirgin bir kilo kaybı ya da alımı ortaya çıkabilir. Kişinin hareketlerinde yavaşlama ya da huzursuzluk ve kaygı hissine bağlı bir artış olur.

Konuşma ve düşünme hızında yavaşlama; yanıt verme süresinin uzaması, konuşma miktarında azalma ya da hiç konuşmama ile kendini gösterebilir.

Kişi kendini değersiz hisseder, suçluluk duyguları olabilir. Bazen düşünceler hezeyan dediğimiz gerçekle bağdaşmayan ve mantıklı açıklama ile değiştirilemeyen boyutta olabilir.

Dikkattin dağılması, unutkanlık ve karar verme yetisinde bozukluklar olabilir.

İntihar düşünceleri; “ölmüş olsam daha iyi olur” gibi bir düşünce içeriğinden, intiharı planlamaya kadar değişen derecede olabilir.

Tüm bu belirtiler kişinin toplumsal, mesleki ve diğer alanlardaki işlevselliğini önemli ölçüde etkiler.

Depresyon çeşitlilik gösterir. Belli özelliklerin bir araya gelişi temelinde yapılan bu sınıflandırma seyir ve tedavi seçimi konusunda bilgi verir.

Psikotik Özellikli Depresyon

Hezeyan (düşünce bozuklukları) ve halüsinasyonların (algı bozuklukları) eşlik ettiği depresyonlardır.

Katatonik Özellikleri

Hareketsizlik, aşırı motor etkinlik, istemli davranışlarda acayiplikler olması ya da karşısındakinin söz ya da davranışlarının tekrarı gibi belirtilerin eşlik ettiği depresyondur.

Melankolik Depresyon

Hemen hiçbir şeyden zevk almama ile belirli çok ağır bir depresif duygu durumu ile birlikte; sabahları erken uyanma özellikle o saatlerde kendini kötü hissetme mevcuttur. Hareketlerde aşırı yavaşlama ajitasyon belirgindir.

Postpartum Depresyon

Doğum sonrasındaki 4 hafta içinde görülen depresyondur.

Atipik Özellikler Gösteren Depresyon

Aşırı yeme, aşırı uyuma, hareketlerde yavaşlama, kişilerarası ilişkilerde duyarlılık söz konudur. Bu kişilerde atak sırasında depresif duygu durumunda geçici düzelmeler görülebilir, erken yaşlarda başlar.

Mevsimsel Özelikler Gösteren Depresyon

Uyku artışı, karbonhidrat arayışı, aşırı yeme, kilo alma, yorgunluk bitkinlik hissinin belirgin olduğu depresyon tipidir. Yılın belli aylarında depresyon ataklarının başlaması ve düzelmesi söz konusudur.

 

Depresyon Nasıl Oluşur?

Depresyonda Nörobiyolojik Etkenler Birçok farklı etken, biyolojik yatkınlık olduğunda  depresyona neden olabilmektedir. Genetik etkenler, nörokimyasal, nörofizyolojik etkenler bu yatkınlığı belirlemekte önemlidir. 1950’lerde öne sürülen ilk hipotez; Monoamin hipotezidir. Bu hipoteze göre monoamin nörotransmitterlerin eksikliği depresyon oluşumunda etkilidir. Ancak yeni araştırmalar ile bu hipotezin  tek başına yeterli olmadığından hareket ederek, bazı sonuçlara ulaşılmıştır.

Depresyonun nedenleri üzerinde yapılan son çalışmalar, reseptörler ve molekülergenetik  üzerine yoğunlaşmıştır. Monoamin reseptör hipotezine göre; nörotransmitter eksikliği, stres  ya da genetik faktörler ile postsinaptik reseptörlerde upregülasyon olmaktadır, bu ya da diğer reseptör fonksiyon bozuklukları da depresyona yol açmaktadır.
Reseptörlerdeki fonksiyon bozukluğu; nörotransmitterler ile ilgili bozukluklara, reseptörlerin kendisine , ya da nöronlar arası ileti bozukluğuna bağlı olabilir.

Depresyon nedeni olarak sunulan noradrenerjik nöronların büyük kısmı locus coeruleusta  bulunmaktadır. Reseptörler ise yoğun olarak hipotalamusta bulunur. Bu sistemde herhangi bozukluk; bilişsel fonksiyonlarda duygu durumunda ve davranışlarda önemli değişikliklere yol açar.

Locus Coeruleus dan frontal korortexe giden uyaranlar; dikkat, dürtü ve motivasyondan sorumludur. Limbik sisteme giden uyaranlar ise duygulanım, yorgunluk ve psikomotor etkinlik ile ilgilidir.

Serotonerjik nöronlar depresyonda rol oynayan  diğer nöronlardır. Beyinde Raphe sistemi içinde yeralırlar. Bu nöronlar beynin çeşitli bölgeleri ile bağ kurarlar. Beslenme, uyku, kan basıncı, kaygı, depresyon, takıntılar ve tekrarlayıcı davranışlar ile yakından ilişkilidirler. Aynı şekilde  serotonerjik reseptörlerde depresyon oluşumunda önemli rol oynar.

Depresyonla ilişkili diğer nörotransmitter dopamindir. Yapılan çalışmalar, depresyonda dopamin aktivitesinin azalmış olabileceğini göstermiştir. Depresyona yol açan etkenler araştıran çalışmalar son dönemde moleküler düzeye yönelmiş, gen dışavurumu ile açıklanmaya çalışılmıştır. Bu hipoteze göre; nöronlardaki çeşitliliği sağlayan bir nöron faktörü geni, stres durumunda baskılanır ve bu nöron atrofisine neden olur. Bu durum depresyon atakları ve tekrarlamasına neden olur.

Nöroendokrinolojik açıdan bakıldığında; hormonal sistem de depresyon açısından önem taşır. Depresyon hastalarının çoğunda kortizol seviyesi yüksek bulunmuştur. Kortizol duygu durum düzenlenmesi  ve mental durumun stabilizasyonu açısından önem taşır.

Prolaktin metabolizması da  psikiyatrik bozukluklarda değişmektedir.
Prolaktin artışı; depresyon, libidoda azalma, strese toleransta azalma  ve kaygıya neden olur. Depresyonda prolaktin değerleri çok değişmese de, prolaktinin uykuda artan, uyanıklıkta azalan ritminde değişiklik olduğu bildirilmiştir.

Tiroid hormanları; ısı düzenlenmesi, doku gelişimi ve metabolizmada önemli rol oynar. Hipertiroidi hastalarında kaygı, depresyon hatta paranoya görülebilir. Hipotiroidizmde ise psikomotor yavaşlama, yorgunluk, depresif duygu durumu, intihar eğilimi olabilir. Depresyon  hastalarının %’inde tiroid hormonlarının salgılanmasında  birincil rol oynayan ve hipotalamustan salgılanan hormona(TRH),hipofizden salgılanan ve tiroid hormonlarının salgılanmasını düzenleyen  hormonun(TSH) cevabı yetersiz bulunmuştur. Diğer bir görüş TRH’ın fazla salgılanması ile hipofiz reseptör duyarlılığının azalmasıdır. Depresyonda kilo kaybı ve uykusuzluk gibi belirtilerin TRH ‘a TSH cevabında körleşme ile ilgili olabileceği ve hipotalamustaki bozuklukların da  depresyon gelişiminde rol oynayabileceği ileri sürülmüştür.

Depresyon ile ilişkili olabilecek  diğer bir hormon, büyüme hormonudur, büyüme hormonu bazı stresli durumlarda azalır. Yine  Major Depresif Bozukluk ve Distimik  Bozukluğu olan hastalarda  büyüme hormonu eksikliği olduğu bilinmektedir. Depresyonun gelişiminde etkili olan psikolojik elementler de çeşitli kuramlar ile ortaya konmuştur. Psikoanalitik kuramlar; depresyonun çocukluk çağında yaşanmış ve çözümlenmemiş keder ve kayıplarla ilişkili bilinç altındaki çatışmalar ve buna karşılık gelişen patolojik savunma mekanizmaları ile ortaya çıktığını ileri sürmüşlerdir.

Beck Ve Arkadaşları, Bilişsel Kuram ile hastaların; kendileri, dünya ve gelecek ile ilgili negatif algıları olduğunu gözlemlemişlerdir. Bu işlevsel olmayan düşüncelerin depresif duygu durumuna neden olduğunu düşünmüşlerdir.

Depresyon riski kalıtımla geçebilir. Ancak özellikle unipolar depresyonun hetero denitesi ve poligenetik kalıtımın karmaşıklığı nedeni ile kesin genetik bağ açığa çıkarılamamıştır. Kalıtsal geçiş ile ilgili tahminler % 36-44 arasında değişir.

Çevresel Etmenler

Stres, genetik yatkınlıkla depresyonun veya en azından ilk major depresif atağın gelişmesinde etkili bir faktör haline gelmiştir. Ancak bu konuda diğer bir bakışta kişilik özelliklerinin önemine vurgu yapmış, kişinin kaotik yaşam tarzına yönelimi ile stres faktörlerine maruz kalışının da depresyona meyil yarattığı bildirilmiştir.

Depresyonun Yaygınlığı

Genel olarak depresyon yaygınlığı; % 3,5-8 arasındadır. Hayat boyu risk erkekler için % 3-12; kadınlar için % 10-26’dır. Yani kadın olmak depresyon riskini 2 kat artırmaktadır. Depresyon için diğer risk etkenleri

 

  • Aile öyküsünde depresyon olması
  • Alkol-madde kötüye kullanımı
  • Kaygı bozuklukları
  • Erken ebeveyn kaybı
  • İşsizlik
  • Bazı kişilik özellikleri
  • Yakın zamanda yaşanan stresli yaşam olayları
  • Ayrı yaşama, boşanmış olma, eş kaybı
  • Bazı ilaçlar ve tıbbi hastalıklar
  • Düşük soyoekonomik düzey

Depresyon risk etkenlerinin belirlenmesi, koruyucu önlemlerin alınması açısından önem taşır. Depresyonun yaygınlığının artışı sorgulanırken sosyokültürel etmenlerin göz ardı edilmemesi gerekir. Toplumdan topluma değişen sosyolojik faktörler, kişinin ruhsal dünyasında kişilik gelişiminde ve değerler sisteminde değişikliklere sebep olur. Nüfus artışı, güç, kentleşme sorunları, aile kavramında değişme, bireyselleşme, toplumsal değişme, bireyselleşme, toplumsal dayanışmanın azalması, izlenen ekonomik ve sosyal politikalar, sağlık hizmetlerinin kalitesi ve ulaşabilirliği, çeşitli nedenlerle oluşan örseleyici toplumsal olaylar, ekonomik refah düzeyi gibi faktörler; kişinin ruhsal dünyasını önemli ölçüde etkiler. Bu faktörlerin olumsuzluğu kişinin yaşadığı toplumda yalnız hissetmesine, gelecek kaygılarına ve depresyon için zemin hazırlayan çaresizlik ve umutsuzluk hissine neden olur.

Kadınlarda depresyon riskinin yüksek oluşu çeşitli faktörlerle açıklanabilir.

Ülkemiz açısından bakıldığında daha ilk gelişim aşamalarından itibaren kız çocuğa öğretilen duyguların bastırılmasıdır. Oysa bastırılan ve yüceltilmeyen duygular depresyona zemin hazırlar. Kendisinden beklenene paralel olarak kadın, yaşam boyunca duygu ve davranışlarını kontrol etmeyi ve isteklerini ötelemeyi yaşam biçimi haline getirir. Bu zeminde anne, eş, çalışan kadın, aile yaşantısı içindeki dengeleri sağlamadaki rolleri arasında dengeyi sağlamaya çalışır. Bu durumda depresyon tüm bu beklentilerin altında ezilen kadının duygularının taşması olarak değerlendirilebilir.

Kadınlar ayrıca özelilikle bazı meslek gruplarında belirgin olmak üzere cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıp pasivize edilebilmekte ve mesleki ilerleme konusunda da umutsuzluğa düşmektedirler.

Sosyal destek kaynakları, depresyondan koruyucu bir etkendir. Kadının üstlendiği roller onun sosyal hayatta görece izole olmasına neden olabilir.

Kadının yaşamındaki gebelik, doğum, menopoz gibi biyolojik dönemleri de depresyona yatkınlık, oluşturabilir.

Depresyonun Seyri 

Depresyon olgularının % 85’i tedavi ile düzelir. Tedavi edilmeyen olgular 6-24 ayda düzelebilir. % 5- 10 olguda ise bu süre iki yıla kadar uzayabilir. Tedavi ile bu süreyi birkaç hafta ya da aya indirmek mümkündür.

Depresyon yineleyici bir hastalıktır. Hastalığın değişmesi ya da yinelemesi uygun tedavinin zamanında başlaması ve bilimsel olarak belirlenen süre ile devamı ile büyük ölçüde önlenebilir. Akut ataktan yanıt alınması sonrası 9 ay içinde ortaya çıkan ataklar depreşme (relaps); yani atağın geri dönüşü, yineleme (rekkurens) ise yeni atakların gelişmesi olarak adlandırılır.

Depresyon tedavisi konusundaki yanlış bilgiler ilacın erken kesilmesini dolayısıyla atağın tekrarına neden olur. Örneğin enfeksiyonlarda kullanılan ağrı kesiciler ağrıyı belli bir süre geçirebilir. Oysa antibiyotikler, enfeksiyonun etkisinin ortadan kaldırılmasını sağlayarak kalıcı tedavi sağlarlar.ların da benzer şekilde geçici bir rahatlama değil, kalıcı tedavi için kullanıldığını unutmamak gerekir. Akut faz tedavisi olarak adlandırabileceğimiz tedavi 6-12 hafta sürer. Aynı atağın tekrarını önlemek için bu tedaviye 6-9 ay devam edilir. Akut tedavi sırasında ilacın kesilmesi ile ilk 8 haftada % 40-600 oranında depreşme olur. Bunun için en riskli dönem ilk 16 haftadır. İdame tedavisi hastalığın yinelemesi yani yeni atakların ortaya çıkmasını engellemek içindir. Bu tedavinin süresi hekimin yineleme riskini gözden geçirmesi ile verilir. Majör Depresyon geçiren kişilerin % 80’i 10 yıl içinde yineleme yaşarlar. Depresyon tedavisinden en iyi sonucu almak için, hasta ve doktor arasındaki iyi iletişim; hastalık ve antidepresan ilaçlar konusunda bilgilenme, farmakolojik tedavinin psikoterapi ile birlikte sürdürülmesi, depresyon sinsi başlangıç gösteren bir hastalık olduğu için kişinin farkında olmadığı belirtiler konusunda ailenin bilgilendirilmesi önem taşımaktadır.

Antidepresan İlaçlar Hakkında Bilinmesi Gerekenler Antidepresan ilaçlar,

  1. Depresyonu tedavi ederler, normal duygu durumunu değiştirmezler. Dolayısı ile mutluluk ilacı olarak adlandırılmaları yanlıştır.
  2. Bağımlılık yapmazlar. İlacın doktor kontrolü olmaksızın ani bırakılması ya da tedricen kesilmesi sırasında ortaya çıkan, kesilme sendromu olarak adlandırılan belirtiler ilacın kesilmesini takiben 4 gün ile 1 hafta içinde ortaya çıkar. Bulantı, kusma, baş dönmesi, uyku bozuklukları, kaygı, öfke patlamaları ile kendini gösterir. Kesilme belirtileri, psikiyatrik ilaçlar dışında pek çok ilaçta ortaya çıkar. Kesilme belirtilerin olması, bir ilacın bağımlılık yaptığı anlamına gelmez. Bağımlılık tanısı için bu duruma eşlik eden birçok belirti gereklidir.
  3. Tümü olmasa da bazı antidepresanlar ciddi ilaç etkileşimi gösterebilirler. Bu nedenle kullanılan ilaçların veya daha sonra önerilen ilaçlar konusunda hekime danışılmalıdır.
  4. Alkol ile kullanıldıklarında, alkolün etkilerine karsı duyarlılığı artırırlar. Alkol antidepresanların etkisini azaltabilir.
  5. Antidepresan ilaçların ciddi ve kalıcı yan etkileri yoktur. Muhtemel yan etkilerin çoğu bir kaç hafta içinde geçer. Yan etki olasılığı seçilen ilaç grubu ve bireysel duyarlılık ile ilişkilidir.
Comments for this post are closed.